Paris banliyösü Saint-Denis

Haberin BBC Türkçe sayfası için TIKLAYIN.

Çağıl Kasapoğlu

BBC Türkçe, Saint Denis / 18 Kasım 2015

Paris’te önce Charlie Hebdo daha sonra da 13 Kasım saldırılarının ardından radikalleşme tartışmalarının odağında ‘banliyö jenerasyonları’ var.

Kafeler, restoranları, kültür sanat merkezleriyle ‘Parizyen’ yaşam tarzını benimseyen bir toplum varken, diğer yandan da trenle yarım saatten kısa bir mesafede olan banliyöler bu yaşam tarzının dışında kalıyor.

Saldırılar karşısında, Paris merkezinde bir dayanışma ruhu hissedilirken bu banliyöler ise ‘Parizyenlere’ biraz daha mesafeli. Öyle ki, “Evet ama Suriyeliler de ölüyor, dayanışmayı biraz abartmıyorlar mı?” diye Paris’in dışından bakıyorlar saldırılara.

Bu yorum, saldırıların hedeflerinden Stade de France’a yakın kuzey banliyösü Saint Denis’de yapılıyor.

‘Burası, Paris’in en tehlikeli yeri’

Banliyöleri anlamak için gittiğim Saint Denis, farklı etnik yapıların bir arada yaşadığı, çok kültürlü, çok dinli bir yer.

Afrika’dan, Cezayir’den, Hindistan’dan, Çin’den, Türkiye’den ve daha birçok farklı ülkeden gelenler var. Çok sayıda göçmen ise ‘sans papiers’ statüsünde.

Yani göç etmelerinden bu yana Fransa devletinin yasal hakları tanımadığı, kimlik vermediği dolayısıyla da yasal olarak çalışma haklarının olmadığı bir statü. Tabi bu yerleşmiş bir halk deyişi, ‘kağıtsızlar/belgesizler’ gibi çevrilebilir.

Suç oranı yüksek, özellikle hırsızlık ve cinayet… Bu, dışarıdan bakanların bir yorumu değil. Burada yaşayanlar bile “Burası Paris’in en tehlikeli yeridir” diyor. Nitekim ‘olaysız gün geçmez’ diye boşa demediklerini gün sonunda şahit olduğum küçük çaplı bir polis müdahalesiyle anlıyorum…

Saint Denis garından iner inmez çoğunlukla Afrika’dan göç edenlerin açtığı tezgahlar görülüyor.

O tezgahlardan en ilginç olanı, süpermarket arabaları. Arabaların daralan uçlarına yuvarlak derince bir tepsi yerleştirilmiş. Tepsinin altına kömür, üstüne de bir mazgal atmışlar.

Küçük plastik torbalardan çıkardıkları şişlere dizilmiş etleri bir bir atıyorlar mangala. Fotoğraf çekmemi istemiyorlar, ben de dönüşte çekerim diye düşünüp merkeze gidiyorum. Ama bu tezgahların da neden ‘tekerlekli olduğunu’ daha sonra anlıyorum…

Sokaklarında Fransızcadan çok Afrika dilleri ve Arapça duyuluyor. Paris’in merkezindeki bistrolar da yok burada. Farklı kültürlerin mutfakları, helal et kasapları, Mağrip tatlıları var.

Ülkelerinden getirdikleri her türlü ürünü vitrinlerine koyan Çinliler ve yürüyenlerin eline sahte marka gözlükler tutuşturmaya çalışan Afrikalılar, payetli, parlak, fırfırlı, tüllü, dantelli gece kıyafetleri satan mağazalar var.

‘Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak’

Böyle mağazaların olduğu ana sokakların birinden geçerken 17 yaşındaki Celine Inerrakene ve Lemea Cau’ya denk geliyorum, ellerinde pamuk şekerleri derse yetişmeye çalışıyorlar. Banliyö gençlerinden…

Saldırılarla ilgili ne düşündüklerini soruyorum, Celine çocukluktan ergenliğe geçen ince narin ses tonuyla, zarif zarif anlatıyor, bir öfkesi yok:

“Üçüncü dünya savaşı çıkacak bence. Ama Fransa da arandı…”

“Nasıl yani?”

“Suriye saldırısı yüzünden…Paris’te yalnızca 3 saat süren bir saldırı yüzünden ortalık ayağa kalktı ama bu zaten Suriye’de her gün olan bir şey. Bir tek o da değil. Filistinliler ölüyor. Paris’in dörtte biri her yere ‘Fransızlar için Paris için dua edin’ yazıyor ama bunu Filistinliler için yapmıyorlar. Yalnızca kısa bir süreliğine modaymış gibi Filistinlilere destek çağrıları yapıldı ama her gün ölüm oluyor orada…”

Bunları söyledikten sonra yine zarifçe selamlıyor beni ve derse yetişmek için koşuyor arkadaşıyla.

‘Suriye’de günde 160 kişi ölüyor’

Celine’in bu sorgulaması, Paris merkezinde, Place de la République’te duyduklarından oldukça farklı.

Bu sefer de helal et satan kasaplardan birinde benzer bir görüş dile getiriliyor.

Kasabın sahibi 30 yıl önce Cezayir’den göç eden Said Slimani, çalışanı da 19 yaşındaki Atek Riles.

Atek de ‘banliyö jenerasyonu’. Burada doğmuş, büyümüş.

“Doğruyu söylemek gerekirse, bu saldırılarla ilgili hiçbir şey bilmek istemiyorum.”

“Neden?”

“Çünkü daha kötüleri var.”

“Nerede, Suriye’de mi?”

“Evet, Suriye’ye baktığınızda, şu ana kadar 250 bine yakın ölü var. Bunu senelere böldüğünüzde günde 160 ölü yapıyor. Dolayısıyla, orada günde 160 kişi ölürken bu saldırılar beni şaşırtmıyor.”

“Evet ama bu, Paris’teki saldırıları önemsiz mi kılıyor?”

“Yoo önemli tabi, ama yapacak bir şey yok.”

Atek’e bu sefer banliyölerde radikalleşmenin arttığına dair endişeleri soruyorum:

“Buralarda büyüyenler radikalleşmez. Radikalleşenler psikolojik olarak zayıf olanlar. Eskiden buralar hakkında yazılanlar canımı sıkıyordu ama artık umurumda değil. Onların kendi hayatı var, bizim kendi hayatımız.”

Atek’in kendi hayatımız dediği, Saint Denis’de kalan hayatlar. Paris’e arada bir nadir olarak arkadaşlarıyla gidiyormuş ama buradan pek çıkmazmış.

‘Cezayir’ faktörü

Saint Denis’de Türkiye’den yıllar önce göç eden aileler de var ve burada doğan yeni kuşaklar.

Onlardan biri 29 yaşındaki Nilgün. Ona göre, bu banliyöde yaşayanların çoğu entegre olmayı reddediyor. Yasal hakkı olanların bile, dil öğrenip iş sahibi olmak yerine, kendi deyimiyle kolayına kaçıp hırsızlığa, uyuşturucuya yöneldiklerini söylüyor.

Peki bu radikalleşme iddiasının temeli ne?

Nilgün, bunu Fransız ordusunun İkinci Dünya Savaşı sonrası 50 bine yakın Cezayirliyi katletmesine bağlıyor.

“Onların problemi Paris falan değil. Onların problemi, göçmen çocukları olması… Anneleri babaları sonradan gelmiş. Eskiden Fransa Cezayirlileri nasıl öldürdüyse, onların çocukları da şimdi intikam amaçlı böyle eğilimlere yöneliyor olabilir.”

“Tabi psikolojik olarak zayıf olmalarının da etkisi var. Zayıflıklarını kullanıp İslam adı altında beyinlerini yıkıyorlar.”

Saint Denis’de yaşayan gençler ötekileştirilmeyi benimsemişler. ‘Onlar ve bizler’ anlayışı var. Konuştuklarım nadir olarak Paris merkezine gittiklerini söylüyor.

“Biz çıkmayız buradan ama Parizyenler ucuz uyuşturucu ve meyve sebze almak için bize gelirler” diyorlar.

Sürekli olarak cep telefonumu elimde taşımamam, sırt çantama sahip çıkmam, ceplerime dikkat etmem konusunda uyarılıyorum. Tekin değilmiş buralar…

Köşedeki kebap restoranı Alibaba’nın sahibi Gaziantepli Abdullah, burayı “Olaysız gün yoktur” diye tanımlıyor ve kendi deneyiminden örnek veriyor. Yaklaşık bir ay önce burası taranmış. Hala duvarlarda kurşun izleri var.

“İki Afrikalı vardı, biri koşuyordu, gece 9’da diğer mağazalar kapalı olduğundan, kaçan Afrikalı açığız diye buraya daldı. Arkasından gelen de içeriye ateş açtı.”

Bunları anlatırken telefonuyla çektiği fotoğrafları gösteriyor. Kan izleri var, kurşun izleri var. “Uyuşturucu kavgasıydı herhalde. Adam girdi içeri ama çalışanlara sıkmadı, diğer kovaladığı adama sıktı.”

Abdullah’ın yanında Saint Denis karakolunda Arapça’dan Fransızca’ya çevirmen olarak çalışan Fas kökenli ‘Dilek’ var. Eşi Türk olduğu için bu takma adı kullanıyor, emniyette çalıştığı için gerçek adını vermiyor:

“Paris çevresinin en tehlikeli yeri burasıdır. Sonra da Chatelet gelir zaten. Burada da çok polis yoktur. Saldırılardan sonra 3 gün var işte… Giderler sonra” diyor.

‘Zor bir yer Saint Denis’

Kebap salonundayken camdan herkesin sokağa döküldüğünü toplaştığını görüp ben de dışarı çıkıyorum. Atek’in çalıştığı kasabın önüne 3 polis aracı ve onlarca polis gelmiş. Ben tedirginlik yaşasam da çevredekilerin gülen, dalga geçen yüz ifadeleri, onlar için sıradan bir gün olduğunu gösteriyor.

Duman çıkıyor. Polis göz yaşartıcı gaz atmış. Meğer biri hırsızlık yapmış. Hırsızı yolda çevirip polis aracına atmışlar. Ve bu sıradan bir gün…

Bunu da gördükten sonra dönüş trenini yakalamak için tren garına gidiyorum, süpermarket tezgahlarını çekerim umuduyla. Ama hiç biri yok. Ve tam orada üç polis bekliyor.

Yanlarına gidip “Burada süpermarket araçlarında kebap satanlar görmüştüm. Fotoğraflarını çekecektim. Yoksa siz geldiniz diye mi gittiler?” diye soruyorum, varlıklarının düzen sağladığından emin halde gülüyorlar. O tekerlekler, bu polislerden kaçmak içinmiş…

Polisler konuşacak gibi duruyor…”Bu Saint Denis’i nasıl tanımlarsınız?” diye soruyorum ben de…Bir süre susuyorlar sonra biri cevaplıyor:

“Çürümüş…”

“Nasıl yani?”

Pişman olur gibi yüzü seçtiği kelimeden…Bu sefer son sözünü söylüyor:

“Zor bir yer burası. Evet, tek kelimeyle söyleyeyim…Zor.”

 

Leave a comment

Filed under Uncategorized

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s